Haber

Ankara Enstitüsü Başkanı Ete: Dindarlığın geleneksel biçimleri dönüşüyor

ANKARA- İstanbul Siyaset Merkezi ve Ankara Enstitüsü, Hatem Ete ve Abdullah Hakim imzalı ‘Türkiye’de Dindarlık Algısı’ başlıklı araştırmayı yayınladı. Araştırma, Türkiye’de dindarlığın dönüştüğünü ve dini mezhep ve cemaatlere güvenilmediğini ortaya koyuyor.

22-25 Temmuz 2023 tarihleri ​​arasında 1.358 kişiyle cep telefonu üzerinden gerçekleştirilen araştırmada hata payı yüzde 3,5 olarak hesaplandı. Araştırmada din ile ilgili sosyal algılar ve inanç dağılımı, Allah’tan yardım isteme, dini uygulamalara yönelik tutumlar, din-siyaset ilişkisi, sosyal değişim ve din, dini eğitim, dini kurumlar, dini liderlere güven ve din ile ilgili pek çok konu ölçülmektedir. dini hoşgörü.

Araştırmaya göre vatandaşların yüzde 73’ü Türkiye’de dindarlığın azaldığını düşünüyor. Dini mezhep ve cemaatlere güvendiğini belirtenlerin oranı ise yalnızca yüzde 13,9. Toplumun yüzde 92,3’ü inanç açısından kendisini Müslüman, yüzde 3,2’si deist, yüzde 2,7’si ise ateist olarak tanımlıyor. Buna göre toplumun yüzde 93’ü bir zorlukla karşılaştığında dua yoluyla Allah’tan yardım istiyor.

Ankara Enstitüsü Başkanı Hatem Ete, Cumhuriyet döneminde klişe olarak ifade edilen “Müslümanların yüzde 99’u”nun artık geçerli olmadığını söyleyerek, İslam’ın gerilediği yönündeki iddiaların bilimsel açıdan yanlış olduğunu düşünüyor.

‘SON 3-4 YIL ÖNCEKİ ÇALIŞMALARDA DA YÜZDE 93 BULGUSU VARDI’

Ete, “Araştırmamızda Müslüman kategorisinin yüzde 93 çıkması, katılımcılara ‘deist’, ‘ateist’ ve ‘agnostik’ seçeneklerinin sunulmasından kaynaklanıyor gibi görünüyor. “3-4 yıl önce bu seçenekleri veren araştırmalarda kendini ‘Müslüman’ olarak tanımlayanların oranının yüzde 93 olduğu ortaya çıktı” diyor.

Dolayısıyla deist, ateist, agnostik gibi tercihlerin toplamda yüzde 6’ya ulaştığı verisi bugün ortaya çıkan ya da yeni fark edilen bir oran değil.

Ete, “Türkiye gibi bir toplumda bu oran bulunduğunuz konuma göre düşük ya da yüksek bir oran olarak görülebilir… Buna yol açan dinamikler bağlamında; “Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yürürlükte olan laik eğitim ve kültür politikaları, son 30 yılda yaygınlaşan bireyselleşme ve bilgi teknolojilerinin değere ne ölçüde etki ettiği gibi birçok faktörden bahsetmek mümkündür. bireylerin yargıları ve ülkeyi 20 yıldır yöneten iktidara karşı tepkiler” diyor.

‘HDP İLE CHP ARASINDAKİ ÖRTÜŞME DİKKAT ÇEKİLİYOR’

24 yaş altı ve 55 yaş üstü kesimlerde ateist ve deist nüfusun genel prestijinin nispeten yüksek olduğunu söyleyen Ete, ancak odak grup çalışmaları gibi başka tekniklerle de desteklenen araştırmaların yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. – Daha net yargılara varmak için derinlemesine görüşmeler.

Ete, “1980’li yıllar öncesi ve 2000’li yıllarda siyasal sosyalleşenlerde dindarlıkla bağ daha gevşek iken, 1980-2000 yılları arasında siyasallaşanlarda din ile bağ daha güçlü görünüyor.” Dolaşımdaki siyasi eğilimler de siyasi güçler kadar belirleyici görünüyor” diyor.

Katılımcıların yarısı düzenli olarak Cuma namazına katılırken, yüzde 67’si Ramazan ayında düzenli olarak oruç tutuyor. Her beş çalışandan yalnızca biri dini inançlarına uygun bir ‘İslami Banka’yı tercih ediyor.

Parti tercihleri ​​açısından bakıldığında Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi’nden katılımcıların tamamı, UYG Partisi’nden katılımcıların ise yüzde 96’sı Müslüman olduğunu belirtiyor. CHP’lilerin yüzde 10’u deist, yüzde 7’si ateist olduğunu söylerken, HDP’lilerin yüzde 9’u deist, yüzde 8’i ateist olduğunu söylüyor. CHP ve HDP’lilerin yüzde 78’i Müslüman olduğunu söylüyor.

Araştırmada, “HDP ile CHP arasındaki örtüşme dikkat çekici. “Yüzde 78 oranında güçlü bir Müslüman temsiline rağmen dini tercihlerini felsefi temellere dayandıranların (deistler, ateistler, agnostikler) yoğun olarak CHP (yüzde 18,6) ve HDP (yüzde 10) içinde kümelendiği anlaşılıyor.” yer verilir.

Ete, “Birçok araştırma Türkiye’de siyasi parti oluşumunun gerçek ve güçlü toplumsal dinamiklere dayandığını ortaya koyuyor. “Araştırmamız dindarlık bağlamında da aynı durumu doğruluyor” diyor.

‘MHP, AK PARTİ EKSENİNE DAHA YAKIN KONUMLANIYOR’

Ete’ye göre partiler arasındaki ayrım, etkili kültürel fay hatlarının yansıma düzeyine dayanıyor: “Din ve dindarlık biçimi, özellikle cumhuriyetin laiklik politikaları aracılığıyla toplumdaki en önemli kültürel fay hatlarından birini oluşturmaktadır. Dindarlık söz konusu olduğunda eksenin iki ucu AK Parti ve CHP’dir. HDP’nin CHP eksenine yakın kalmasının nedeni, HDP’nin telaffuz, takım ve örgütlenme düzeyinde sol siyasi gelenek üzerinden daha laik bir çizgi izlemesidir. Dolayısıyla CHP ile HDP arasındaki yakınlığın inkar edilecek bir yanı yok. Mesela MHP AK Parti eksenine daha yakın konumlanıyor.”

Araştırma sonuçlarına göre, eğitim düzeyi düşük olanların yüzde 97,6’sı Müslüman olduğunu söylerken, yüksek eğitimlilerde bu oran yüzde 82’ye düşüyor.

Ayrıca katılımcıların yüzde 76’sı çocuklarının dindar olmasını istiyor. Katılımcıların yarısı dini bilgileri ailelerinden öğrenirken, sadece yüzde 20’si araştırarak öğreniyor. Evlilik öncesi cinsel ilişkiye karşı olanların oranı yüzde 72 iken, ‘Müslüman kadınların başlarını örtmeleri gerektiği’ düşüncesi de katılımcıların yarısının katılmadığı bir diğer konu.

‘Mezheplerarası evlilik algısında yumuşama var’

Dinlerarası ve mezheplerarası evliliklere yönelik algı da araştırmanın bir diğer değerli bulgusu. Buna göre; Katılımcıların çoğunluğu dinlerarası evliliklere karşı olumsuz görüş ifade ederken, kadınlar bu evliliklere erkeklere göre daha olumsuz yaklaşırken, toplumda dinlerarası evliliklere karşı daha olumlu bir tutum var. Her üç katılımcıdan biri çocuğunun gayrimüslim biriyle evlenmesine olumlu bakarken, katılımcıların yarısı bunu olumsuz değerlendiriyor. Çocuğunun kendi mezhebinden olmayan biriyle evlenmesine olumlu bakanların oranı da yüzde 51. Alevi katılımcılar din ve mezhepler arası evlilikler konusunda Sünni katılımcılara göre daha ‘açık’ bir tutuma sahiptir. Eğitim düzeyi düşük olan katılımcıların çocuklarının gayrimüslim biriyle evlenmesini onaylama olasılıkları daha düşüktür.

Ete’ye göre veriler, özellikle mezhepler arası evlilik konusunda bir yumuşama yaşandığını gösteriyor. Burada da mezhepleri aşan toplumsallaşma süreçlerinin ve ortak aidiyet biçimlerinin belirleyici olduğunu belirtiyor.

Vatandaşlara ideolojik görüşleriyle karşılaştırıldığında dini inançları sorulduğunda sosyal demokratların yüzde 75’i, sosyalistlerin yüzde 70’i ve liberallerin yüzde 62’si kendilerini Müslüman olarak tanımlarken, davacı ve muhafazakarların tamamı, demokratların yüzde 89’u ve liberallerin yüzde 86’sı kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor. Atatürkçüler kendilerini Müslüman olarak tanımlıyorlar. İman gereği Müslüman olduklarını belirtiyorlar.

Ete, “Bu aslında araştırmanın geçerliliğini ve tutarlılığını ölçmemizi sağlayan bir bulgu” diyor ve ekliyor: “Siyasi kimlikler ile inanç düzeyi ve tarzı arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Kendini sosyalist veya sosyal demokrat olarak tanımlayanların İslam’la bağları, kendilerini idealist veya muhafazakar olarak tanımlayanlara göre nispeten daha zayıf görünüyor. “Bu, ön gözlemlerimizle tutarlı bir bulgudur.”

‘MANEVİSELLİĞİN BİREYCİ BİÇİMLERİ YÜKSELİŞTE’

Çalışma, Türkiye’de klasik dindarlık biçimlerinin dönüşerek yerini bireysel ve ahlak merkezli maneviyat biçimlerine bıraktığını belirtiyor. Ayrıca ankete katılanların yüzde 41’i Diyanet İşleri Başkanlığı’na güvenmezken, yüzde 35’i güvendiğini söylüyor. Ancak ankete katılanların yarısından fazlası siyasi partilerin dini söylemlere başvurmasından rahatsız.

Ete, “Son dönemde araştırmalarımızın da ortaya çıkardığı gibi toplumun din ile ilişkisinde daha bireysel, dinamik ve değişime açık bir eğilim güçlenirken, dini temsil ettiğini iddia eden aktör ve kurumlarda da yoğun bir muhafazakarlık söz konusu. “Bu gerilim, toplumun dini aktörlere ve kurumlara yönelik olumlu algısını azaltıyor.”

Ete’ye göre bu durum hem Diyanet İşleri Başkanlığı’na kritik bir sorumluluk yüklüyor hem de geniş bir alan açıyor. Bu nedenle maneviyatın bu bireyci biçimleri, kurumların toplumdaki dini çoğulculuğu ve/veya dinamizmi benimsemesi ve temsil etmesi ihtiyacını vurgulamaktadır.

‘YÜZDE 64’Ü DİNdar olmanın ahlaklı olmak için yeterli olmadığını düşünüyor’

Peki ‘bireyci maneviyat’ biçimleriyle kastedilen nedir? Ete bu eğilimi bazı örneklerle açıklıyor: “Katılımcılar dini temsil ettiğini iddia eden aktör ve kurumlara mesafe koyarken çocuklarının da dindar olmasını istiyorlar. Siyasetçilerin de dindar olmasını isterken, siyasette dini söylemlerin kullanılmasına mesafeli duruyorlar. Benzer şekilde sosyo-ekonomik koşulların değişmesi nedeniyle dindarlığın biçiminin değişmesi ya da bireylerin farklı dini yorumlara yönelmesi de bu bağlamda değerlendirilebilir.”

Ahlak-inanç bağlantısında katılımcıların yaklaşık yarısı ahlaklı olmanın kişinin neye ve nasıl inandığından daha değerli olduğu düşüncesini ifade etmektedir. Yüzde 64’ü ise ahlaklı davranmak için dindar olmanın yeterli olmadığını düşünüyor.

Toplumun yüzde 30’u temiz kalpli olmanın ve ahlaklı olmanın dindarlığın en değerli kriteri olduğunu düşünürken, dini görevleri eksiksiz yerine getirmenin önemi sadece yüzde 10’luk bir oranla dindarlığın kriteri olarak nitelendiriliyor.

Ete, ahlâk-inanç bağına ilişkin bilgileri şu şekilde açıklıyor: “Teorik olarak inanç ve ahlâk arasında güçlü bir bağın örtüşmesi beklenirken, günlük yaşamda, siyasi tartışma ve konumlarda birbirinin yerine geçen bir pratik üretiyor. Ahlaklı olmayı inancı önceleyen, hatta inancın yerine koyan tutum laik bir tutuma karşılık gelirken, ahlaklı olmayı dindarlığın en önemli ölçütü olarak yorumlama eğilimi dindarlığın içinde dindarlığı ahlakla besleme tutumuna karşılık gelmektedir.

DİASPORA TÜRKLERİNDE DİN ALGISI NASIL?

Peki bu çalışma yurtdışındaki Türkler arasında yapılsaydı farklı bir tablo ortaya çıkar mıydı? Ete’ye göre diaspora olma durumu bir kesimin dindarlık eğilimini güçlendirirken, bir kesiminde de daha açık, gevşek ve bireysel bir dindarlık eğilimine yol açmaktadır. Ete şöyle diyor: “Müslüman toplumun bir modülü olma telaşını kolektif bir aidiyet ve kimlik olarak önemseyen bölümlerde dindarlık hem inanç hem de hayat prestijiyle hem güçleniyor hem de pekişiyor. Öte yandan toplumla daha bütünleşik bir yaşam süren kesimlerde, özellikle de genç ve eğitimli kesimlerde, ortodoks bir İslam anlayışından ziyade, kişisel inançla sınırlı bir dindarlık biçimi varlığını sürdürüyor. Elbette daha doğru analizler için bağımsız araştırmalar yapmak gerekiyor.”

SPIRITUAL TÜRKİYE’DE MEVSİMLİK BİR MODA MI ARIYORSUNUZ?

Son zamanlarda yoga, güç gönderme, reiki, veganizm gibi manevi arayışlar hakkında ‘Türkiye’de Manevi Arayışlar: Deizm, Yoga, Budizm, Meditasyon, Reiki vb.’ (Kurtuluş Cengiz, Önder Küçükural ve Hande Gür, İletişim Yayınları) adlı araştırma kitabı da yayımlandı. Editörlüğünü Tanıl Bora’nın üstlendiği bu kitap, Türkiye’de Manevi Arayışlar adlı proje kapsamında 2018-2020 yılı ortasında başlamış olup, toplumda bireysel bir anlam arayışının olduğu alan araştırması ile tespit edilmiş ve bunun sonucunda bu, toplumun orta-üst sınıfını kapsayan giderek artan bir maneviyat hareketidir.

Ete’ye göre yoga ve meditasyon gibi trendler hem ruhsal krizin belirtileri hem de ruhsal krizin neden olduğu dönemsel bir moda akımıdır. Ete, “Aslında bu tür bireysel manevi arayışlar farklı şekillerde varlığını sürdürüyor. Bu yeni bir durum değil. İnsanın anlam arayışı, başka bir şeyle değiştirilebilecek ya da sonlandırılabilecek bir arayış değildir. “Bireyler, farklı sebeplerle ya da farklı koşulların etkisiyle kurumsal-geleneksel inanç sistem ve uygulamalarından uzaklaşmaya başladıklarında, anlam arayışı ihtiyacını karşılayacak daha bireysel, manevi hareketlere yönelebilirler.”

Ete, konuya ilişkin şöyle devam ediyor: “Türkiye’de dindarlık değişen koşullara uyum sağlama konusunda zorluk çekmiyor. Koşullar ve ihtiyaçlar değiştikçe din ve dindarlık da dinamik bir şekilde dönüşmektedir. En azından toplumsal ortalama için bunu söylemek yanlış olmaz. Ancak orta-üst ekonomik düzeye sahip eğitimli kesimlerin din algısı ve sosyalleşme süreçleri, daha spesifik ihtiyaçlara hitap edebilecek bir anlam arayışı biçimine bürünmektedir. Sonuç olarak bu eğilimlerin toplumsal ortalamanın din algısını etkileyecek bir boyuta ulaşacağını öngörmüyorum. Bu, belli toplumsal kesimlerdeki belli ihtiyaçların karşılanması amacıyla daha önce de var olan ve önümüzdeki dönemde de var olmaya devam edecek bir trend gibi görünüyor.”

‘Türkiye’de Dindarlık Algısı’ raporunun tam metnine buradan ulaşabilirsiniz: https://www.ankaraenstitusu.org/turkiyede-dindarlik-algisi/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

--
Başa dön tuşu